Deyimlerin ön yargısı… Acımasız cümlelerin bünyeye etkisi

Deyimlerin bazen çok ön yargılı olduğunu benim gibi düşünenlerden misiniz sizde? Dile getirildiği zaman ve dile getirildiği yerde sorgulamadan, dinlemeden, hissetmeden söylendiği zaman daha da bir acımasız cümleler haline gelmiyor mu? Sonrasında da vicdanın sesi ile yüzleşip pişman olup da suçu ‘Atalara’ atmak yok mu…

Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al..

Armut dibine düşer..

Üzüm üzüme baka baka kararır..

Deyimlerin her biri anlamlı ve elbette özeldir gerçekte. Ama onları ‘gerçeklik’ tanımına sokup vicdansızlığın ve önyargıların kılıfı yapanların dilinde acımasız hale geliyorlar.

Ç.L. bu deyim görünümünde ön yargıların kurbanı oluyor maalesef. Yaşama dair umutları, hayalleri ve büyük bir çabalama gayreti yaşadıkları, duydukları sebebiyle köreltiliyor ve umutları vazgeçişlerine takılıyor teker teker.

“Annem mecbur kaldığı, mecbur bırakıldığı için yapıyordu bu işi, gece hayatı işini. İkimize bakıyordu sonuçta, kardeşime ve bana. Geç de olsa bekliyordum annemi. O gelene kadar küçük kardeşimi uyutuyor, ders çalışıyordum. Okuyacak kendi ayaklarımın üzerinde duracak, annemi de rahat ettirecektim. ‘Annem gibi olmayacaktım’ demedim hiçbir zaman. Çünkü benim annem kötü değildi. Kötü olan sevgisini, onu kullanan ve sonrasında bizi terk eden babamdı. Ama çevremiz böyle demiyordu, ‘oku da annen gibi olma’ diyorlardı. Keşke herkes benim annem gibi olabilseydi. O kadar çok kırılıyordum ki her defasında bu duyduklarıma… Yavaş yavaş terk ediyordu beni hayallerim” cümleleri kendi kendini terk edişin ayak seslerini anlatıyordu aslında.

Bu sürüncemede tanışıyor telefonuna ‘çarem’ diye kaydettiği genç adamla Ç.L. Belki kardeşine ve kendisine sahip çıkmak zorunda kalmanın yorgunluğu, belki yaşayamadığı çocukluğu, belki babasız büyüyen bir kız çocuğu olarak sahip çıkılma duygusu ile ilk kez karşılaşılması etkilemiş ve inandırmış onu. Sebep her ne olursa olsun temel dayanak ‘inanmak, birisi tarafından sevildiğine inanmak, güvenmek’. Hayatlarını kurabilmek adına gerekli olan parayı sağlamak için kabul ediyor kurye olmayı, lakin gün gelir de vazgeçilmemesini sağlamak için de denettiriyorlar, kullanmaya başlamasını sağlıyorlar. Her şey gün gün değişmeye başlıyor. Durumu erken fark eden annenin yoğun çabaları bir araya getiriyor bizi.

Sürdürülebilir tedavi ve rehabilitasyon süreçlerinde en önemli adım ortamı, var olan düzeni değiştirmektir. Yani bulunduğu çevreden taşınmak, yeni bir sayfa açabilmek iyileşme sürecinin en önemli basamağını oluşturur. Klinik tedavisine ikna ettiğimizde ve hastaneye yattığında değiştiriyor anne yaşam alanlarını. Yer değiştirmek kolay olandı, önemli olan hislerini söküp atabilmekti. Duygusal boşluğunun, sevgisinin kullanıldığını görebilmesiydi. ‘Çarem’ diye kayıtlı olan kişinin aslında her şeyin ‘sebebi’ olduğunu kabul etmesi zaman alacaktı.

Konuşmalarımızdan ve paylaşımlarımızdan içindeki çaresizliği ve psikolojik yorgunluğu çevresindeki herkesin yerli yersiz uyarılarının, dost acı söyler diye kurduğu cümlelerin, önyargı ile kurulan cümlelerin oluşturduğunu görebiliyordum. Peki neydi gerçek sebep? Kurulan cümleler, verilen akıllar Ç.L.’ye yardım etmesi amacıyla mı yapılıyordu yoksa bir nevi ego tatmini miydi? Ne olursa olsun bu süreçte onu ciddi anlamda tetiklediği aşikardı.

Yaşamda çoğu zaman fikir beyan etmek için, aslında karşı taraftan istenilmediği halde içsel tatmin için kurulan cümleler, hatta çoğu zaman beden dili ve ifadelerimiz ile gösterdiğimiz tavırlar, istenilmediği halde verilen akıllar, yerli yersiz kullanılan özlü sözler hassas durumda olan kişilerin özünü yok eder. Sahip olunan tek araç çekiç ise her şey çivi olarak görünür.

Bazen kelimelerin ve cümlelerin etkisi o denli fazladır ki karşı tarafı uçuruma ittiğinizi sürüklediğinde anlarsınız. Unutmayın kötülük bumerang gibidir, günü gelince elbet size geri dönecektir.

Burcu Bostancıoğlu

Odatv.com

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*