Natamam Halklar İçin Şarkı

Tolstoy’un önemli bir sözü vardır, bilirsiniz: “Bütün muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar. Ya biri bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Peki ya güçlü şiirler nasıl başlar? Ya şehre Doğu’dan biri gelir ya da insan içindeki yabancıyı keşfeder. İçindeki “ben”e yabancılaşır da diyebiliriz buna. Ve bu yabancıyı deşifre eder. Yol, bu yolculuğun astarıdır aslında. Yol ile yolcunun kesiştiği noktaya ise biz şiir diyoruz.

Metin Kaygalak’ın toplu şiirleri ‘Siyah Divan’ adıyla geçtiğimiz yıl kitaplaştı. Kaygalak’ın ilk kitabı ‘Yüzümdeki Kuyu’, 1998’de okurla buluşmuş, epeyce de ilgiyle karşılanmış, ses getirmişti. Çağdaş bir destan olarak tanımlayabileceğimiz bu kitap, Yüzümdeki Kuyu (kuyuya dikkat) ve Siyah Şiirler (siyaha dikkat) adlı iki bölümden oluşuyordu. Kuyu, içine düşülen değil, bile isteye içine atlanılan bir mekânı, siyah ise hayatı, yaşanan değil, zorla yaşatılan hayatı imleyen birer metafor. Olumsuzu, okurun yüzüne vurarak olumsuzlamak adına oluşturulan bilinçli metaforlar olduğunu düşünüyorum her ikisinin de. Doğu’ya ve içindeki yabancıya (ya da içindekine yabancılaşmak diyebiliriz buna) dönersek, Doğu’nun buzul çağı ile karşılaşmak işten bile değil: “Doğu’nun buzul çağı./ hangi mavi korur rengini, konuşsam./ bak, boynumda hâlâ bir Çingenenin/ üşüyen elleri…” Bu destansı şiirin temel meselesinin Doğu’yu anlama, anlamlandırma ve hesaplaşma çabası olduğunu söyleyebiliriz. Ama Doğu’nun buzul çağında olduğunu ve bu yüzden de, çingenenin, şiir öznesinin boynunda duran elinin üşüdüğünü özellikle vurgulamak gerek burada. Eski dönemlerde cellatların genellikle çingeneler arasından seçildiğini de düşünürsek, o elin neden o boyunda olduğunu da anlarız. Şiirin ilerleyen bölümlerinde zaten “cellat” kavramı da doğrudan dahil oluyor dizelere: “celladımla söyleştim. uzak düştüm/ tanrıların buyruklarına. mağaralara ve/ magmalara akıttım dölümü, ayrıştım/ suya ve mayama. annemi öldürdüm/ kör bir oğuldum çarmıh çarmıh/ gerildim zamana…”

Kuyuya düşüşün ve siyahlaşmanın nasıl başladığını açıkça görüyoruz burada. Tanrıların buyruklarına uzak düşmek, dölü mağaralara ve magmalara akıtmak (ki insanın suyuna ve mayasına ayrışması sonucunu doğuruyor bu), kör bir oğul olarak çarmıh çarmıh zamana gerilmekle sonuçlanıyor. İster istemez anne de öldürülüyor bu arada. Anne, anneannedir bir bakıma. Hayata getiren (ki hayat enikonu budur işte) ve kökeni temsil edendir (ki köken enikonu budur işte). Sonuçta, herkes bir oyunla bağlıdır celladına. Reddedişin, karşı çıkışın getirdiği sonuç kendini bulmaktır belki ama bunun da bedeli vardır ve ağırdır. Sıradan bir çarmıha değil, bir çarmıh misali zamana gerilmek (ki önceyi, şimdiyi ve sonrayı kapsar bu gerilme hali) belki de en ağırıdır gerilme biçimlerinin.

Şiirler derinden ve ağırdan siyah. Bu siyah, vazgeçmenin, teslim olmanın değil, ödenen bedelin ve inadın rengi. Çünkü sonuçta yetim kalan bir şiir öznesi var karşımızda. “Kalan” değil de, “seçen” demek daha doğru belki. İşareti yitiren, ama bulacağına dair hep bir umut taşıyan. Bu dizeler, yol haritası bir anlamda: “işareti yitirdim/ sığındığı her kapıdan/ kovulan günahkârdım”, “yetimim işte/ kendi gövdemde de”. Yine de, bu yolculukta yalnızdır şair ve tüm kitaba yayılan duygu inatla karşı duruş değil, kendinle hesaplaşma ve sık sık tezahür eden suçluluk duygusuyla başa çıkma mücadelesidir. Zaman zaman kendini sokan, kendini kendinle emziren bir yılan, ölümün mor dudağında çürüyen mor bir aşk olduğu sanısına kapılır ve kendini (kendi, binlerce yıllık bir geleneğin temsilidir burada) sorgular, sorgulamakla kalmaz, hırpalar. Belki aşırı bir yorum olacak ama ben, Metin Kaygalak’ın bu denli güçlü bir şiirle çıkış yapmasının ana nedeninin önündeki kalın duvarı yıkmak için büyük bir çaba harcaması ve bu çabayı harcadığı için hissettiği suçluluk duygusunun peşini hiç bırakmaması olduğunu düşünüyorum. İkilemin içinde sıkışmanın zirvesi bu olsa gerek!

AĞAÇ ÖLDÜ, HİÇ KİMSENİN ÖLMEDİĞİ KADAR ÖLDÜ

2000 yılında yayınlanan ikinci kitabı ‘Suya Okunan Dua’ da aynı ruh haliyle başlıyor. Kitabın ilk şiirinin ilk dizesi: “benim doğrum çoktan öldürdü kendini”. Kolay değil, çöllere ve cümle dillere inanan bir şiir öznesi var karşımızda. “Çünkü,” diyor şair, “devlet ve ipek bana kerim edildi”. Biz, yani okurlar, bu muskaya inandırılan birinin boynundan muskayı çıkarıp yere çalmasına tanıklık ediyoruz. Tanıklık bile ağır geliyor. Yaşamaksa, hem kaçınılmaz hem katlanılmaz olsa gerek.

Siyah Divan – Toplu Şiirler 1998 – 2013, Metin Kaygalak, 320 syf., Everest Yayınları, 2022.

Zaman ilerliyor ve ruhu ezen mengenenin ağırlığı azalmıyor, şiddetini sürdürüyor sanki. 2006’da yayınlanan ‘Nâr Defterleri’nde de yine o kadim kültürün içinde, onu oluşturan öğeleri hem sevinçle karşılayan hem hesaplaşan hem kucaklaşan hem onların yıkımına gülümseyen hem o yıkımın getirdiği vicdan azabına karşı dik durmaya çalışan bir şiir öznesiyle baş başa buluyoruz kendimizi. Yıllar içinde hiç azalmayan bir vicdan azabıyla, kendini sorgulamaktan öte, kendini hırpalayan bir hesaplaşmayla, dinmeyen bir iç kanamayla karşı karşıyayız. Ruhunun derinlerine faça atmaktan asla geri durmuyor ama asla da yolundan dönmüyor, geri adım atmıyor Kaygalak’ın kurduğu o modern/kadim dil. Bu ruhsal sarsıntı kaçınılmaz aslında. Çünkü kadim bir kültürü, onun yarattığı bin yıllık geleneği, yaşam biçimini kabullenerek, hatta yücelterek yıkmaya yelteniyor şair. Vurduğu her darbede kendi de yaralanıyor doğal olarak. O yüzden de, “ağaç öldü./ ve ben barındıran her şeyin/ bir yalnızlık olduğunu bilerek,/ kaldım ağaçta” demekten geri durmuyor. Sonraki dizelerde dozu arttırıyor: “ağaç öldü./ hiç kimsenin ölmediği kadar öldü.” Şunu unutmamak gerek: Ölen, gözümüzün önünde duran, o yüzden de ağacın topyekûn kendisi sandığımız gövde değildir yalnızca, köküdür aynı zamanda.

Yine siyaha değiniliyor, siyaha dönülüyor bu aşamada. Bir farkla: artık siyah, kapanmış, geride kalmış bir zamanın rengidir. “kabulüm/ kapanmış o siyah zamanı kabul edenleri…” Ancak, kapanmış bu siyah zamana daha yakından bakınca, “alınyazmak konusunda cani şehirle, uzun balkonlardaki ölü menekşelerle, bahadır adamların ellerindeki kuş ölüleriyle” karşılaşıyoruz. Öyleyse siyah, sahiden de geride kalmış bir zamanı mı imliyor, diye bir soru takılıyor aklımıza. Tekrar ilk kitaptaki cellada, bir çingenenin, boyuna uzanan, üşüyen ellerine dönelim. Cellat aynı cellattır belki, ip aynı ip. Ancak, çıkılan şiir yolculuğunda gelinen aşama, “boynumu uzattığım ipler sevinç!” deme olgunluğuna erişilmesini mi sağlamıştır? İpe, boynunu bile isteye uzatma halidir bu. Korkunun, ürpertinin bertaraf edilmesi, onun yerine (kabullenme değil) umursamazlık halinin ön plana çıkması. Siyah zamanın kapanması budur belki de. Sormadan edemiyorum: Siyah ortadan kalkmıştır kalkmasına ama yerini siyahın başka bir tonuna mı bırakmıştır?

SAKİL OĞLANLAR, KAYIP KIZLAR, BABASIYLA ÖLEN ÇOCUKLAR

2006’da yayınlanan ‘Ortodoks Oğlanlar İçin Fücur’la birlikte başlayan dönemi, Metin Kaygalak şiirinin ikinci dönemi olarak adlandırabiliriz. Bir yol ayrımı değil, bakışın başka yana çevrilmesi değil; şiirin hem daha fazla yayılması, genişlemesi hem de aynı zeminde, daha derine inmesi bu. Daha ilk şiirlerinden itibaren dikkat çeken dil zenginliği/dille, dillerle hesaplaşma ve dilsel çevrimin yayılarak genişlemesi, bundan böyle de aynı şekilde devam etmekte ancak mesele/meseleler, belirttiğim gibi, yayılmakta ve derinleşmekte. En önemlisi de, renk değişmiş, siyah tonlar, en azından daha az görülür olmaya başlamış ve söz ettiğimiz duvar tamamen yıkılmıştır artık. Kendinle hesaplaşma, bir anlamda vicdan azabı çekme hali de neredeyse kalmamıştır.

‘Ortodoks Oğlanlar İçin Fücur’, elli kantattan oluşuyor. Anadolu’nun/Mezopotamya’nın merkezde olduğu, periferiden merkeze doğru tarihsel, kültürel yapılanmaların ve olayların sökün ettiği, bir yanında devletlerin, kültürlerin, diğer yanında etnik ve dini oluşumların, en nihayetinde insanların olduğu, neresinden bakarsak bakalım hazin ve ölümcül, kaotik bir destan, yani, basbayağı bizim tarihimiz bu şiirler.

Elhamra Buhara, Osetya/Rus, Yezidi/Laleş, Hanzala/Qırıx, Lübnan/Orontes, Ottoman/Musul, Sason/Milas, Silvan/Basel, Hamidiye/ Hormek, Nusaybin/ Torî, Midyat/Asuri, Meskun Pontus/Laz kantatı gibi kantatların yanı sıra, buruk kardeşliğin, şiveli oğlanların, müşkülpesent Yahudilerin, kayıp kızların, sakil oğlanların, gewşek mühendislerin, babasıyla ölen çocukların, mavi kadınların, derken, devlet aklının ve yanlış Cumhuriyet’in kantatlarıyla karşılaşıyoruz. Elbette bu kantatların bazılarında geçen bazı harfler için, yani X, W ve Q için de bir kantat yazılmış.

Rahatlıkla tarihin düzden okunuşu (hem de harfleri sakıncalı sakıncasız diye ayırmadan birbirinden) diyebiliriz bu kantatlara. Kilden levhalar üzerine yazılmış şiirleri hangi dilden okuyacağımızı düşünebilir, erken halkların utangaç telaşına tanık olabilir, uzak dağ şarkılarının uğultusunu da dinleyebiliriz bu kantatları okurken.

‘Doğu Kapısındaki Jonglör’ ise 2013 yılında yayınlanmış. Doğu’nun aralık kalmış kapısından içeri sızan şarkılar, dualar, marşlar ve diğerleri… Jonglör’ün seslendirdiği, black rock’tan kayıp valse, milli dualara, seküler mezmurlara, Muslim jazz’a uzanan bir çokseslilik potpurisi sunuyor bize bu şiirler. Kırılan ama insanın içine kırılan bir Türkçenin kemikleriyle yazılan bu potpuri, ister istemez cerahatle yüzleştiriyor okuru ve bu fasıl da şu dizelerle bitiyor: “İşte avuçlarında beş vakit bayrak teri/ İşte cerahat/ Ve/ Ruhun ilmikleri…// Rap…rap…rap…// İstiklalden çıkamamış/ Bir ergen dindardır/ Mahyada kurraya çıkmış kelimeleri”.

‘Siyah Divan’, Metin Kaygalak’ın 1998-2013 yılları arasında yayınlanan kitaplarından oluşan bir toplam. Kırılgan bir coğrafyanın güçlü sesini yansıtan ‘Siyah Divan’, Natamam Halklar İçin Şarkı adlı şiirle bitiyor. Bu adı unutmayalım ve biz bu yarayı hep içimizde kanataduralım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir